BÜYÜKLER BİR, KÜÇÜKLER YARIM GOT VE SAATÇİ DURSUN...

Yoksulluk diz boyuydu. Yüz metre kare evde amcalar yeğenler dedeler babalar kardeşler bir arada , yirmi iki nüfus koyun koyuna yaşıyorduk. Killi toprak damların yağmur yağış altında yaşamanın zorluğunu bilenler bilir. Evimizin her metre karesine şıpır şıpır su damlardı. Islanmadık yatak yorgan kalmaz, damlalarla saklambaç oynardık. Üste yok başta yok, yoksulluk diz boyuydu. Fırından veresiye günde 40 ekmek alınırdı. Bakkala zamanında tam ödenmeyen borç yüzünden alınan ekmeğin yarısı birkaç günlük bayat ekmek olsa da ses çıkarılmazdı.Fukara babam demiryolcu maaşı ile hangi birimize baksın hangimizi okutsundu. Dördü kız tam yedi kardeştik. İlk okulu bitiren kendini şanslı sayardı. Ben oncacık okumanın bile faydasını gördüm. 

********* 

Her mayıs sonunda okullar tatil olunca kasabaya inerdik. Kimimiz demircinin, kimimiz berberin yanına çıkarak dururduk. Meslek öğreniyoruz diye ne haftalık, ne de aylık alırdık. Karnımızın doyduğuna şükrederdik. 

Ben berbere çırak durmuştum. Kör Ali Usta ve saatçi Dursun emminin berber dükkanında çalışıyordum. Nur içinde yatsın. Geçenlerde ölen Kör Ali Usta çok akıllı, mert adamdı. Bize kazandığından beş peş kuruş harçlık vermese de, en azından elimizdeki avucumuzdakine saatçi Dursun gibi göz dikmezdi. İki yıl bu şekilde berbere çırak oldum. Kör usturalarla taş öğreneceğim diye koyun göynünü, dana göynünü az tıraş etmedim. 

******** 

O yılın çetin kış mevsimi geçmiş, Erzurum’un o soğuk günleri geride kalmıştı. Karlar erimiş kış danaları, kuzuları çayır çimene salınmıştı ve kıç atıp duruyorlardı. Tepeler çiğdeme, papatyaya bürünmüştü. Demek ki okulumuz yakında tatile girecekti. 

Bütün sınıfların bir arada okuduğu bir ilkokulu köy okulumuz. O cuma günü öğretmenimiz, okulun tatile girdiğini söyleyerek hepimizi tek tek öptü. Beş yıldır beraberdik. Öğretmenimizden ayrılacağımız için çoğumuz ağladık. Öğretmenimiz, “Nasıl olsa köyde değil miyim? Ne zaman isterseniz gelip beni görebilirsiniz” dedi. 

Sonra da karnelerimizi dağıttı. Kırmızı kurdeleli karnelerimizi kaptığımız gibi evlerimize koştuk. Okulun en iyisi en çalışkan öğrencisiydim. Recep öğretmenim “Sen büyüyünce,okuyunca büyük adam olacaksın diyordu.” 

Dört kardeş karne almıştık. Bağıra çağıra, sevinçle eve geldik. Babam hepimizi sevip kokladı ve bana yirmi beş diğerlerine onar kuruş harçlık verdi. Kardeşlerimle sokağa çıktık.Acıkmıştım eve geri dönüp ambar odasından bazlama ekmeği aldım… O sırada annemle babamın benim ortaokula gidip gidemeyeceğimi konuştuklarını duydum. Annem okumamı babamsa elde avuçta parasının olmadığını, berberlik mesleğine devam etmem gerektiğini söylüyordu. Okumamın nereden baksan yüz elli liraya patlayacağını söylüyordu. Yanlarına odaya girdim. “ Para kazansam okutur musunuz?” dedim. Babam çok üzülmüştü. Yüzüme bakmadan “Herhalde okuturum” dedi. “İyi ya, şimdi yirmi beş kuruşum var. Berbere gider hemen işe başlarım.” dedim. Sonra da bazlama ekmek elimde sokağa çıkıp çocuklara katıldım. 

O gece sabah olmadı. Gece uzadıkça uzadı. Sabah ezanından evvel kimseyi uyandırmadan kalktım. Önceden hazırladığım azığımı yanıma alarak kasabaya doğru yola çıktım. Ezan okunmadan köyden uzaklaşmalı, kasabanın yolunu yarılamalıydım. Öyle de yaptım. Yürüdüm yürüdüm… Kasabanın hoparlörlü minarenin ezanını duyduğumda kasabaya az bir yolumun kaldığını anladım. Sabah namazı bitmeden Kör Ali Ustanın berber dükkanının önünde olmak istiyordum. Öylede yaptım. Kasaba sessizdi. Herkes uyuyordu. Caminin cılız ışıkları camından dışarı taşıyordu. Cemaat henüz camideydi. 

Berber dükkanı, çarşının tam ortasında tek katlı, küçük pencereleri olan, toprak sıvaları dökülmüş, tahtaları gözüken evden bozma iş yeriydi. Kış boyunca iyice yıpranmış, duvarlarına dokunsan yıkılacak gibiydi. Kapının önüne gelip anahtarın her zaman konuğu deliğe elimi soktum. Anahtar yerindeyse kapıyı açıp içeri girmek niyetindeydim. Anahtar yerinde yoktu. Tahta basamaklara oturup beklerken uykusuzluk beni esir aldı. Basamaklarda uyuya kalmışım. Uyandığımda güneş doğmuş, şehir çoktan şenlenmişti. Fakat berber hala açılmamıştı. Koşarak Kör Ali Ustanın evine gittip kapısını çaldım. Öksürüğü hiç eksik olmayan Kör Ali Usta don paça vaziyette yavaşça kapıyı açtı. Gözlükleri gözünde değildi. “Ustam elini öpeyim.” Deyince beni sesimden tanıdı. Şaşırmış halde. “Baban nerede?” Dedi. “Babam gelmedi ben geldim.” Dedim. “ Haberi var mı?” Dedi. “Var “dedim. Fazlada üstelemedi. Dükkanın anahtarını uzatırken “Ben biraz hastayım. Müşteri gelince oyala, bana da haber ver.” Dedi. “Saatçi Dursun Usta yok mu?” Dedim. “Köylere gitti.” Dedi. Anahtarı kaptığım gibi dükkana geldim. Sobayı yaktım. Çay demliğini üzerine koydum. Çalı süpürgesiyle bütün dükkanı baştan ayağı süpürdüm. Tozdan göz gözü görmüyordu. Pencereler açtım. İşlerim bitince çırak odasının pencere kenarındaki makatı kendime yatak olarak seçtim. Makatın fitili yatağı yorganını dışarı çıkıp çırptım ve annemin yaptığı gibi havalansın diye güneşe bıraktım. Çayı demlemek istediysem de çay yoktu. Çakır gözlü bakkal beni şıppadanak tanıdı. “Oğlum okullar daha dün kapandı. Ne çabuk geldin?” Dedi. Çok konuşmamak için hemen bir yalan uydurdum. “Saatçi Dursun köylerdeymiş. Kör Ali Usta haber yolladı, hastaymış ondan er geldim.” Dedim. “Kör Ali ustana söyle, Saatçi Dursun kasabaya gelince acele yanıma yollasın. Aylardır biriken borcu var. Gelip hesabı kapasın.” Dedi. Sonra da bana “ Sen ne istiyorsun?” Diye sordu. “Çay, şeker.” Dedim. “Para.” Dedi. “ Kör Ali Ustaya yaz.” Dedim. Gönülsüz gönülsüz çayla şekeri verdi. “Bana bir kiloluk yağ tenekesi hazırla.” Dedim. “Ne yapacaksın?” Dedi. Gülerek “ Bahşiş kumbarası yapacağız. Çok bahşiş alacağız da.” Dedim. “ Paranızı saatçiye kaptırmayın da “ Dedi. Cevap vermedim.Koşarak dükkana geri göndüm. Çayı çaydanlığa koydum. İşim bitmişti. Sıkıntıdan masada duran eski gazete parçasını okudum. Sonra da çayı demledim. Köyden getirdiğim azığımdan bir paça bazlama çıkararak lorla beraber yedim. 

Mahallenin uyanık delisi Salih amca bir karış sakalıyla dükkan kapısından başını uzatarak, “Ulen yine mi geldin kerata?” Dedi. Ardından da dükkana girip berber sandalyesine oturdu. Salih amcayı önceki senelerden tanıdığımdan elini öptüm. Okulu, anne babamı, köyü bir bir anlattırdı. Sohbetin sonunun nereye geleceğini biliyordum. Salih amca uyanığın beleşçinin tekiydi. Sabah erkenden dükkana damlar, ustalar gelmeden sakalını bıyığını tıraş ettirir yirmi beş kuruş bahşişi kumbaraya atar giderdi. Her zaman yaptığı gibi Kör Ali ustayı sordu. Saatçi Dursun’u sordu. Sonra da “Acelem var. Sakalımı şöyle bir düzelti ver bakalım.” Dedi… Ustanın çantasını açıp tarağı ve makası çıkarıp sakalını bıyığını bir güzel düzelttim.” “Ustura kullanıyon mu?” Dedi. “Ustam daha müşteriye kullanamazsın demişti.” dedim. Olsun sen kullanırsın. Geçen sene koyun göynünü, dana göynünü az mı traş ettin? Elin alışmıştır artık. Ensemi, boynumu boğazımı, gıdığımı da bir alıver.” Dedi. Usturayı çıkartıp kayışta bir güzel bileyleyip önce gıdığını sonrada ensesinin kıllarını aldım. Tıraşı bitince elini cebine atıp her zamanki parayı çıkardı. “Kumbara nerede?” Diye sordu. “Daha hazır değil.” Dedim. Yirmi beş kuruşu tezgahın üstüne atarken“Siftahı benden olsun.Kumbaraya atarsın” dedi. Sonra da çıkıp gitti. Süpürgeyle yere dökülen kılları süpürdüm. Biraz sonra da Kör Ali Usta öksüre aksıra berber dükkanından içeriye girdi. Her halinden hasta olduğu belliydi. Çay doldurup uzattım. Çayını içerken hiç konuşmadı. Gerçi fazla konuşkan adam da değildi. Bana uzun uzun baktı. Bitkin ve yılgın bir sesle.“Boyun uzamış. Kocaman adam olmuşsun.”Dedi. Sonra tezgahın üzerindeki yirmi beş kuruşu eline aldı. “Beleşçi Salih mi geldi?” Dedi. “ He…” Dedim. “ Bu sene eski arkadaşların çırak olarak gelmeyecek. “ Niye ki? Dedim. “Babaları İstanbul’da kapıcılık işi bulmuş ondan.” Dedi. “ Saatçi köylerde. Tıraşa gitti. Belki birilerini alır gelir.” Dedi. Elindeki yirmi beş kuruşu uzattı. Para senin.” Dedi. “Yok. Olmaz. Belki yeni çırak gelir . Kumbara yapınca içine atacağım.” Dedim. Ali usta cevap vermeden parayı tezgahın üzerine atıp bir bardak daha çay içtikten sonra “Eve gidiyorum” diyerek savuştu. Dükkana gelen giden olmadı. Öğlene doğru gelenlerde Ali ustayı göremeyince “Sonra gelirim” deyip çekip gittiler. 

******* 

Ali usta tam üç gün yataktan çıkamadı. Komşuların getirdiği sıcak çorbaları, nane ıhlamur çaylarını içe içe zor iyileşti. O üç gün boyunca dükkanda tek başıma kaldım. Okullar bittiği için tıraş olmaya gelen bir çok çocuğu makineyle tıraş ettim. Kazandığım paraları her akşam Kör Ali ustama götürdüm verdim. Dükkanda kazandığım paranın yarısını, her defasında bana verirdi. “Bunlar senin emeğinin karşılığı. Sen çalıştın sen kazandın. Bahşiş değil. Tıraş parası. kumbaraya atma.” Dedi. Para kazanmak hoşuma gitmişti. Şimdiden dört liram olmuştu. Yüz elli liraya ne kalmıştı ki şunun şurasında. 

Bir fırsat bulunca koşa koşa bakkala gidip bir kiloluk yağ tenekesini istedim. Hazırlamıştı. “ Bedava vermiyom. Benim oğlana tıraş edersin ödeşiriz.” Dedi. Kiloluk yağ tenekesini alıp dükkana geri döndüm. Kutunun sadece üst tarafında iki delik vardı. Üst kısmını paraları içine atmak için yardım, yan taraflarına da tel girecek şekilde delikler açtım.Yıkayıp temizledim. İyice temizlendiğine,kuruduğuna emin olunca tezgahtaki kumbara çivilerine sıkıca telle tutturdum. Artık o senenin bahşiş kumbara hazırdı. “ Siftahı kuldan, bereketi Allahtan.” Deyip kumbaraya ilk bahşişi, yirmi beş kuruşu attım. Sonrada ocağa çay koydum. 

Bu sırada yaşlıca bir amca çenesini kafasına bezle bağlamış vaziyette içeri girdi. Sorgusuz sualsiz berber koltuğuna oturdu. Çabucak başına bağladığı bezin düğümlerini çözdü. Ağlamaklı bir sesle “Kör Ali Ustayı bul, gelip dişimi çeksin.” Dedi. “Hasta… Evde yatıyor.” Dedim. Kızgın kızgın, “Söyle çabuk gelsin. Ağrıdan, sızıdan beynim yerinden çıkacak.” Dedi. “ ”Çay vereyim mi?” Dedim. “Başlatma çayına. Çabuk ustanı çağır.” Korkudan koşa koşa ustamın evine gittim durumu anlattım. Diş hastası olduğunu öğrenince “ Sen git diş takımlarını kaynat, hazırla, ben geliyorum.” Dedi. Tekrar koşa koşa dükkana döndüm. Tahta berber sandığından diş pensesini alıp eski demliğin içine attım. İçine su doldurup ocağın üzerine kaynatmaya bıraktım. İbrik ve leğeni hazırladım. 

Suyun kaynamasına yakın Kör Ali Usta dükkana geldi, güzelce ellerini yıkadı. Sonra adamın ağzını açtırıp dişlerine baktı. Adam inleyerek “Kurtar beni” dedi. Ocaktan diş kerpetenini aldı. Adamın başın sıkı tutmamı tembihleyerek azı dişini penseyle tutup asıldı. Adam canhıraş haykırdı. Diş çıkmadı. Kör Ali Usta “Kök çok büyük. Ama iyicene kıpraştı ” Dedi. Adamın ağzı kanıyordu. Adam ibriğe kan tükürdü..İbrikle adama su döktüm, ağzını çalkaladı. Kör Ali Usta penseyi yıkayıp tekrar adamın dişini tuttu. Bir kez daha asıldı. Bu sefer diş pensenin ucundaydı. Adamın çekilmiş dişin yerine kolanyalı pamuk tıkadı. “ Kan durana kadar bir iki saat sıcak su içme. Hadi geçmiş olsun.” Dedi. Adam acı içindeydi ama mutluydu. Ağrısı geçmişti. Ali ustaya para verirken, okkalı bir bahşişi kumbaraya attı. Adamın gidince usta ellerini yıkayıp tekrar evine döndü. Bir hafta boyunca da bir daha gelmedi. Bense yine çocukları ve ihtiyarları tıraşa devam ettim. Param artmış yedi lira olmuştu. 

Bir haftanın bitimi cuma günü gece yarısı kapı güm güm çalınca Saatçi Dursun’un geldiğini anladım. Gaz lambasını yakıp kapıyı açtım. Saatçi Dursun atının yularını tutuyordu. Yanında benden küçük iki çocuk duruyordu. “Bu bebelere göz kulak ol. Bunlar yeni çıraklar.” Deyip atın eğerindeki bohçaları bana uzattı. Sonra da çekip gitti. Eve girince “De hoş geldiniz gardaşlar.” Dedim Yanımdaki makata da yatak serdim. “Aha burada yatacaksınız…” Cevap vermedler.”aç mısınız? “Dedim. “He, açız.” Dediler. İki yumurta pişirdim. Azıklarını da çıkardılar. Beraberce yiyip yattık. 

Ertesi gün ne işler yapacaklarını tek tek anlattım. Kumbarayı özellikle gösterdim. Bahşiş parası alınca parayı kumbaraya atacağımızı, kumbara hepimizin kumbarasıydı. Kumbara iyicene dolunca kesilip açılacak ve bahşişler eşit olarak aramızda paylaşacağız dediğimde şaşırdılar. Sonra berber malzemelerini ve dişçi malzemelerini gösterdim. Büyüğü dişim oynuyor deyince. Hemen diş pensesi kaynatıp çocuğun oynayan süt dişini kolayca çektim. Çocuk gıkını çıkarmadı. 

Yeni çıraklardan küçük olanı bazı geceler yorganın altında ağlıyordu. Annesine babasını özlüyormuş. Saatçi Dursun’a küçük çırağın geceleri ağladığını söylediğime bin pişman oldum. Eresi gün çocuğu köyüne yallah etti. 

Birkaç gün sonra da Kör Ali Usta köylere çıkacağımızı hazırlık yapmamızı söyledi. Önceki senelerde köylere berber çırağı gitmek istediysem de hazır olmadığım için beni götürmemişlerdi. Şimdi sıra bendeydi ve köy köy gezilip dolaşacaktım. Akşamdan yıkanıp temiz çamaşırlarımı giydim. Tıraş malzemelerini hazırladım. Azığa gerek yoktu. Gittiğimiz köylerde karnımızı doyuruyorlardı. Hem de tıka basa… 

Sabah gün doğmadan Kör Ali Usta At sırtında, ben yaya olarak yola çıktık. İlk köy gezimdi. En yakın köye girerken vakit öğleni bulmuştu. Kör Ali usta bir defter bir de kalem uzattı. Sonra sıkı sıkı her tıraş ettiğimizin adını deftere yazmamı tembih etti. 

Her köyün adını her ocağın babasını ve kaç çocuğunu tıraş edeceğimizi deftere yazacakmışım. Öylede yaptım Ustam yetişkinleri tıraş ederken ben çocukları makineyle kırpacaktım.İlk köyde muhtar Cemal’in evine durduk. Karnımızı doyurduk. Ardından da ustam muhtarı ve oğullarını tıraş ederken ben evin bebelerini kırpmaya başladım. Muhtarın evinde iki saat kaldık.. Ben yedi çocuk, muhtar beş kişiyi tıraş etti. Muhtardan iyice bir bahşiş kaptım. Soluklanıp çayımızı da içtikten sonra köyün camisinde avlusunda tezgahı kurduk. Geleni geçeni tıraşa başladık. İkindi namazında biraz soluklandık. Ardından da köylüyü tekrar tıraşa başladık. O gece yassıya kadar tıraş ettik. Köyde elli adam yüz iki de çocuk tıraş oldu. Onca adamın tıraşından muhtarın bahşişi hariç bir buçuk lira bahşişi zor aldım. Kışın ardından ilk tıraş olduğundan adam da çoktu ve henüz tarla takın başlamamıştı. Köyde fakirlik diz boyuydu. Traş ettiğimiz hemen hemen herkesin özelliklede çocukların saçlarında sirke ve bit kaynıyordu. Bazen bitler makasın veya makinanın arasında kalıp kıtır kıtır kesiliyordu. İşimiz bitince ustamla geceyi muhtarın evinde geçirdik. Yıkanıp paklandık. Tıraş takımlarını iyice temizledik.Ne zaman yattığımı ne zaman uyuduğumu anlayamadım. Bir ara gözümü açtığımda ustam deftere bakıyordu. 

Ertesi sabah ezanla yola çıktık. O gün iki köyü, ertesi günde bir köyü tıraş edip kasabaya, en uzak olan bir köye doğru yola çıktık. Gece yarısına doğru yükümüzü Kör Ali Ustanın asker arkadaşının kapısına yıktık. Deliksiz bir uyku uyuduk. Sabah kalktığımızda köyün ağası çoktan evin avlusuna gelmiş çenesini tutarken sızlanıp duruyordu. “Beni bu dertten kurtarın.” Diyor başka bir şey demiyordu. Kör Ali Usta diş pensesini isteyince çok mahcup oldum. Köylere gidiyorum diye heyecandan diş pensesini almayı unutmuştum. Ustama mahcup olsam da, ustam fazlada kızmadı. “ Benim çırak penseyi almayı unutmuş. Ağa sen kasabaya in, Saatçi Dursun’u bul o senin dişin çeksin.” dediyse de razı edemedi. Ara tara köyde kocaman ağızlı bir mıh kerpeteni bulup getirdiler. Kerpetenin kocaman. Ne ağza girecek, ne de dişi tutacak durumdaydı. Usta daha eline almadan “Bu yamuk yumuk şeyle diş çekemem. Çekersem çeneni kırabilirim. Bununla diş çekilmez. Sen kasabaya in ağam.” Dedi. Ağa adamlarını tekrar köyde, pense, kerpeten aramaya başladı. Bir saat kadar sonra ilk getirilenden daha küçük ama yinede irice olan bir kerpeten getirdiler. Ustam gözlüğünü takıp kerpeteni ağanın ağzına yaklaştırıp ölçtü biçti. 

Başkaca çare de yoktu. Ağa ısrarcıydı ve homurdanıp duruyordu. Eve girip kerpeteni ateşe atarak kor olana kadar kızarmasını bekledi. Sonra da maşayla alıp suyun içinde yıkadı. İri kerpetenle ağanın dişi sökmek için uğraştı durdu ama beceremedi. Gözü zaten zor gören usta kerpetenle ağrıyan dişi kavrayamıyor. Kavradığında da iki dişi birden yakalıyordu. Ustam ter içinde kalmıştı… Utana sıkıla ustama,”Ali ustam bende bir baksam.” Dedim. Canından bezmiş olan ustam şöyle bir yüzüme baktıktan sonra kerpeteni bana uzatıp, ne yaptığımı seyretmeye başladı. Kerpetenin ağzının yarısı ile dişi yan yerinin boş olmasından da yararlanarak şöyle bir tutup asıldım. Biraz zorlayarak biraz döndürerek dişi kıpırdatınca olanca gücümle asılmamla birlikte ağanın dişini yerinden çekip aldım. Ağa “Hay Allah razı olsun.” Deyip hemen oracıkta iki rekat şükür namazı kıldı. Sonrada beni anlımdan öpüp beş lira parayı cebime sokuverdi. Parayı cebimden çıkarıp ustama uzattım. Ustam parayı almadı. “Bu senin hakkın. Helal olsun.” Dedi. Para bahşiş değil, emeğimin karşılığıydı. Param çoğaldıkça çoğalıyordu. 

Son köyün halkını da tıraş edip deftere kaydettik. Bu köyde de, çocuklar bitli pireliydi. Makaslarımız makinelerimiz tıraş bittiğinde bit kan içinde kalıyordu. 

Ertesi gün sabah namazından sonra kasabaya doğru yola çıktık. Hiç durmadan yürüdük. Gece olmadan kasabaya beş saatlik mesafedeki bir köyde konakladık. Sabah tekrar yola çıkıp öğlen namazına doğru kasabaya geldik. Kör Ali usta evine giderken ben attaki yükleri boşaltıp eve taşıdım. Sonra da köylü tıraş takımlarını güzelce yıkadım,kolonya ile sildim ve yerli yerine koydum. Saatçi Dursun’un namaza gitmesini fırsat bilerek, topladığım bahşişleri diğer çırakla beraber kumbaraya attık. Kumbara ufak ufak dolmaya başlamıştı. 

********** 

Günler akıp gidiyor, kumbarada yavaş yavaş doluyordu. Zaman içinde iki üç kere daha köylere çıktık. Çünkü öyle yapmamız gerekiyordu. Çünkü Kör Ali Usta yıllar yılı köylüyü alıştırmış, gelenek haline getirmişti. Bahardan okullar açılana kadar her on beş günde bir köylere gidip tıraş yapmasının karşılığı olarak hasat zamanıi tıraş ettiği her adam için bir got çocuklar içinde yarım got buğday alıyordu. 

O yıl son kez köylere çıkarken yanımıza kıl çuvallar aldık. Çünkü hasat mevsimiydi. Kör Ali Ustanın buğday haklarını her köyde ayrı ayrı toparlayıp çuvalladık. Son köyü de toplayınca kasabadan araba istedi. İşlerimiz bittiği için beni ata bindirip kasabaya uğurladı. Kör Ali Usta kasabadan gelecek arabayla köyleri dolaşıp topladığı buğday çuvallarını alarak kasabaya dönecekti. 

Toplanan buğday gotların hakları her zaman ustanın olurdu. Çırakların toplanan buğdaylarda dirhem hakkı olmaz, ustadan hak istemesi de ayıp karşılanırdı. Çünkü usta çırağına meslek öğretirdi. Analar babalar çocuklarını eti senin kemiği benim kavliyle ustalara emanet eder, meslek öğreneceklerini hedeflerlerdi. 

Sadece berberler değil her meslek erbabı bizim gibi çalışır, hasat zamanına kadar köylüye hizmet eder karşılığını buğday olarak alırdı. Aldıkları buğdayda çoğunlukla elek altı döküntüler olurdu. Arada iyi ve bol bol hak verenlerde olurdu. Hele hasat iyi ise hakta iyi olur, güzel olurdu. 

********

Ertesi gün kasabaya geldiğimde, Kör Ali Usta topladığı buğdayları satmış evinde istirahata çekilmişti. Mevsim yavaş yavaş dönmeye başlamış kumbaramızda dolmuştu artık. 

Ertesi gün Kör Ali Usta beni ve diğer çırağı evine yemeğe çağırdı. Yemeğin çağırmasının anlamı birkaç güne kadar evlerimize yolcu edileceğimizdi. Kapıyı bacayı kontrol edip kitledik. Kör Ali Usta güzel bir sofra hazırlamıştı. Bulgur pilavı, kuru fasulye ve üzüm hoşavı mis gibi kokuyordu. İki baş soğanı da kırarak yemeğimizi yedik. Çaylarımızı içerken Kör Ali Usta bana berberliği yavaş yavaş öğrenmeye başladığımı söyledi. Ustam bile beni beğeniyordu.Çok sevinmiştim. Yatsı ezanı okunurken eve döndük. Gaz lambasını yaktık. Çırak birden bağırmaya başladı. “Kumbaramızı çalmışlar. Kumbaramızı çalmışlar.” Tezgaha takılı bahşiş kumbaramız yerinde yoktu. Feryat figan ettik. Kör Ali Usta ve Saatçi Dursun dükkana geldi. Bütün dükkanı aradık taradık. Kör Ali Usta bize sorular sorup ağzımızı aradı. Bizim yapmadığımıza emin olunca , “Çok üzüldüm.” Dedi. Kapılarda pencerelerde zorlama yoktu. Hırsız nasıl ettiyse etmiş eve girmiş, ne tıraş takımlarına, ne ona, ne buna dokunmamış. Sadece bizim bahşiş kumbaramızı çalıp gitmişti. 

Hırsızlık hadisesinden sonra berber dükkanında fazla kalmadık. Ertesi gün ağlaya ağlaya köye döndük. Cebimde biriken otuz liradan başka para yoktu. Parayı babama uzattıysam da almadı. Kumbarada biriken ve çalınan şey aslında sadece para değil benim geleceğim ve hayallerimdi. 

Babam dediğini yaptı. Recep öğretmenimin tüm ısrarlarına rağmen, fakirlikten dolayı beni ortaokula yollayamadı. Okula gitmeyince hayata küstüm.Ustalarım haber gönderseler de bir daha berber dükkanına dönüp çalışmadım. Çobanlık yaparak, ekin biçerek yıllarımı geçirdim. On sekiz yaşına girince Maden Teknik Aramada işe girdim. Çünkü ilk okul diplomam vardı. 

Askere gidip geldikten sonra aynı işime geri döndüm. Berberlik yıllarından tanıdığım, sevdiğim bir kızla da evlendim. Aynı yerde otuz yedi yıl çalışıp emekli oldum. Tam altı çocuğum oldu. Ben okuyamadım ama çocuklarımı sonuna kadar okuttum. Çocuklarımın kimi bilgisayar mühendisi, kimi öğretim görevlisi, kimi doktor, kimini ezacı, kimide inşaat mühendisi oldu. Hepsini evlendirdim. 

Şimdilerde çocuklarımızı ziyaret ediyor, kimi zaman torun seviyor, kimi zaman torun bakıyoruz. Tamı tamına sekiz torunum oldu. En küçüğü ise suna gözlü Naz torunum. 

Aklınıza şu soru takılmıştır. Peki hırsız kimdi? Kumbarayı kim çalmış diyeceksiniz? Kimin yaptığı, kimin yanına kalmış ki? 

Nur yüzlü Kör Ali Ustamın ağır hata olduğunu duyunca İstanbul’daki oğlu almış gelmiş. Duyunca koşa koşa yanına geçmiş olsuna gittim. Beni tanıdı. Hoş beş ederken o anlattı. 

Hayatımı ve hayallerimi çalan hırsız, bahşiş kumbarasını yok eden hırsız meğerse Saatçi Dursun’muş. Kör Ali Ustam aylar sonra alış veriş yaptığı bakkala gittiğinde merakından ortağı Saatçi Dursun’un borcunu kapayıp kapamadığını sormuş. Bakkal borcun kapadığını söylemiş. Ama borcunu beş kuruş on kuruşluk bir çuval parayla yapmış. Parayı saymadan alan bakkal, Saatçinin üç yüz elli liralık borcunu silip dükkandan kovmuş.

Kör Ali Ustam bakkala bir şey demediyse de berber dükkanına gelip bakkaldan duyduklarını anlatmış. Saatçiye bozuk paraları nereden bulduğunu, kumbarayı çalıp çalmadığını sormuş. Saatçi yemin billah ederek o paranın kendi parası olduğunu söylemiş. Ama o para kendi parası olamazmış çünkü Saatçi Dursun ezelden hırsızın tekiymiş. 

Kasabanın kaplıcalarına gelen bir misafirin saatini çalıp kaçarken jandarmalar tarafından yakalanıp mahkemeye çıkarılmış. Mahkum olduysa da çıkan aflarla az biraz hapis yatıp çıkmış. İşte o günden beri Dursun’a Saatçi Dursun diyorlarmış. 

Saatçi Dursun sonradan Bursa’ya yerleşmiş. Kaçırarak evlendiği hanımının üzerine başka bir kadını kaçırıp kuma diye getirince eski hanımı çocuklarını da yanına alarak evi terk etmiş. Bir zaman sonra Saatçi Dursun’u ikinci hanımı da terk edince Saatçi sefillik içinde ölüp gitmiş. 

Ustamın elini öpüp helalığını alarak yanından ayrıldım. Ustam da kısa zaman sonra sizlere ömür oldu. 

O günden beri ne zaman saatime baksam, geleceğimi çalan Saatçi dursun aklıma gelir. Amma neylersin. 

Yine de hakkımı helal ediyorum.Yine de mekanı cennet olsun. Ölülerin arkasından iyi konuşmak lazımmış. 

Bize yakışanda bu değil mi? 

Ben kim miyim. Ben Erzurum’lu Turgut Karaca’yım… 



GOT : Anadoluda buğday ölçeği. 36 kg civrında bir ağırlık.İki yağ teneksi karşılığı buğday.



Ömer YILDIZ

www.omeryildiz.com.tr



Okunma Sayısı:6632    
Eklenme Tarihi:17-04-2018 10:30    

HENÜZ YAPILMIŞ YORUM YOK

 

                                                             YORUM EKLE

MESAJINIZ(Max 3000 karekter)



  

© Copyright 1998-2018 www.omeryildiz.com.tr .Tüm hakları saklıdır.
destek@omeryildiz.com.tr